Dostum Ömer Yıldız, Trakya’nın yeraltı sesini Plüton Yayınları’ndan çıkan “Bu Şeyi Uyurken Yazdığıma Kimse İnanmayacak” kitabıyla yeniden kuran, hayatı kadar şiiri de sahici bir şairdir.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Bugün size bir dostumdan, bir yoldaşımdan, bir şairden bahsedeceğim: Ömer Yıldız.
Bazılarınız onu Ömer Harmankal mahlasıyla tanımıştır. Ama bana sorarsanız, Harmankal da Yıldız da aynı adamdır; yalnızca acısını daha olgun, kelimesini daha derin taşır artık.
Bir Trakya çocuğudur o — Edirne’nin rüzgârını, Tekirdağ’ın deniz tuzunu, Keşan’ın toprak kokusunu alırsın dizelerinde.
Şiirinde ne yapmacıklık vardır ne de süs; Ömer, şiiri yaşar, sonra yazar.
1989 Edirne doğumlu Ömer Yıldız, yazı hayatına Trakya’daki fanzinlerde, küçük dergilerde başladı.
Ama küçük dergi dediğime bakmayın, o sayfalarda büyük bir ruh vardı.
Şiirleriyle ilk kez orada karşılaşmıştım.
O zamanlar Harmankal mahlasıyla yazıyordu; dili sertti, kelimeleri çıplaktı, Trakya argosunu korkusuzca kullanıyordu.
Bir şiirinde kahvehane duvarındaki sigara dumanını, diğerinde köy yolundaki çamuru anlatırdı.
Ama o çamurda bile bir estetik vardı.
Yeraltı edebiyatı dersen, İstanbul’un arka sokaklarını değil; Trakya’nın köy yollarını, çeltik tarlalarını, “yaşamaya çalışan” insanlarını görürsün onun şiirinde.
Zamanla Harmankal sustu, Yıldız konuşmaya başladı.
Yani öfke yerini derinliğe, haykırış yerini içsel bir yankıya bıraktı.
Ama değişmeyen bir şey vardı: samimiyet.
Ömer ne yazdıysa, içinden gelenle yazdı.
O yüzden ben onun şiirlerine bakarken sadece dizeleri değil, hayatını da okurum.
Ömer’in kitapları aslında birer dönemdir; her biri bir ruh hâlinin kaydı.
Ve Biraz İntihar (Adımlar Yayınları, 2012)
Karanlık ama dürüst bir başlangıç. Her dizesi bir “var mıyım, yok muyum?” sorgusu.
Kana Vesile (Tilki Kitap, 2014)
Bu kitapta öfke konuşuyor. Dünyayla, insanla, kaderle kavga eden bir dil.
Kırmızı Kumru / Lilith (Gece Kitaplığı, 2014)
Mitolojiyle sokak dilini birleştiriyor. Günah ve kutsallık aynı dizenin içinde.
Bir Çaydanlığın Vasiyeti (Parafiks Yayınları, 2015)
Adı bile şiir gibi. Bir köy yoluna külleri serpilmiş bir adamın iç sesi.
En çok bu kitabında Trakya’nın tozunu, köyün tenini hissedersin.
Bir Çocuğun Elinde Oyuncak Hiç Eskimezmiş (İzan Yayıncılık, 2020)
Olgunluk dönemi. Çocuklukla ölüm arasında bir çizgi. Yumuşamış ama aynı iç yanmayı koruyan dizeler.
Ve şimdi geldik son durağa:
Plüton Yayınları’ndan çıkan: Bu Şeyi Uyurken Yazdığıma Kimse İnanmayacak (2024).
Bu kitap, Ömer’in şiir yolculuğunda bir kırılma noktası bence.
Daha felsefi, daha içe dönük, daha sakin ama aynı zamanda çok daha tehlikeli.
Çünkü artık kelimeler değil, sessizlik konuşuyor.
“Yanıyor olmak, yanmak değildir
diyor çekirge.
Muhabbetin bir tarafını tutsam,
diğer tarafı elimde kalıyor.
Sömürülüyorum.”
Bu dizeleri ilk okuduğumda bir süre sessiz kaldım.
Çünkü orada yalnızca bir şiir yoktu; bir yaşam biçimi vardı.
Plüton Yayınları etiketiyle çıkan bu kitap, Ömer’in hem en sade hem de en güçlü dönemini temsil ediyor.
Bir bakıma “Trakya’nın en sessiz isyanı” bu.
Bugünlerde Ömer, Üç Kalem oluşumu içinde, Mehmet Emin Ağaran ve Yalçın Aydın Ayçiçek ile birlikte üretmeye devam ediyor.
Tekirdağ merkezli bu oluşum, Trakya’da edebiyatı yeniden örgütleyen, yerelden evrensele taşımayı hedefleyen bir hareket.
Sadece şiir değil, dostluk, paylaşım, dayanışma var bu üçlüde.
Ben onlara “şiirin köy enstitülüsü” diyorum; çünkü sıfırdan, imeceyle, inançla kuruyorlar kendi dünyalarını.
15 Mayıs’ta Tekirdağ’daki etkinlikte ben de vardım.
Sahneye çıktığında Ömer, o tanıdık sükûnetle mikrofonu aldı:
“Biz bu topraklarda şiiri yeniden kuruyoruz,” dedi.
Ve işte o anda anladım, bu çocuk gerçekten yapıyor bunu.
Bazen derim ki, “kitaplarını okuyun, ama fırsat bulursanız bir çayını da için.”
Çünkü Ömer’in en iyi eseri kitaplarından biri değil, bizzat kendi yaşamıdır.
Hayatı şiir gibi yaşıyor; bazen küfrederek, bazen susarak, bazen de gülerek.
Ama hep içten.
Hiç rol yapmaz.
Trakya’nın tarlalarında, köy kahvelerinde, akşam üzeri sokaklarında hâlâ bir şair dolaşıyor.
Kimi zaman yalnız, kimi zaman kalabalık ama hep aynı kelimeyle: direniş.
Ve ben diyorum ki:
Vefat eden şairlerimiz yok sadece.
Yaşayanlarla da tanışın, okuyun, tartışın, hatta gerekirse kavga edin.
Çünkü şiir, hayattır.
Ve hayat hâlâ orada, Ömer’in dizelerinde nefes alıyor.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Yorumlar